Tuesday, 3 November 2026 | İstanbul 19°
USD/TRY 50,00 ▲ EUR/TRY 55,95 ▼ GBP/TRY 67,19 ▲ CHF/TRY 61,29 ▲
SON DAKİKA
AB genişlemeye hazır mı? Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı artarken üyelik neden hâlâ bekliyor? Sabancı Holding son 5 yılda yaklaşık 10 milyar dolar yatırım yaptı Fon tasfiyelerinde 178 bin yatırımcıya yaklaşık 76 milyar TL ödendi NATO temsilcileri Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi için Brüksel’de görüşecek Tayvan: Çin’e ait askeri uçaklar Ada çevresinde 49 uçuş yaptı Galatasaray-Stuttgart maçı ne zaman, saat kaçta ve hangi kanalda? AB genişlemeye hazır mı? Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı artarken üyelik neden hâlâ bekliyor? Sabancı Holding son 5 yılda yaklaşık 10 milyar dolar yatırım yaptı Fon tasfiyelerinde 178 bin yatırımcıya yaklaşık 76 milyar TL ödendi NATO temsilcileri Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi için Brüksel’de görüşecek Tayvan: Çin’e ait askeri uçaklar Ada çevresinde 49 uçuş yaptı Galatasaray-Stuttgart maçı ne zaman, saat kaçta ve hangi kanalda?
Ana Sayfa / Dünya / Haber
DÜNYA 21 dk okuma

AB genişlemeye hazır mı? Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı artarken üyelik neden hâlâ bekliyor?

AB'nin 2026 genişleme paketi Türkiye için ne anlama geliyor? Ankara'nın üyelik süreci, Avrupa'nın savunma ve enerji ihtiyaçları ve reformlar.

Habere ait görsel · Karadeniz Tellalı foto servisi

Avrupa Komisyonunun 4 Kasım’da açıklayacağı genişleme paketi, aday ülkelerin geleceğinden çok daha fazlasını belirleyebilir. Brüksel yeni üyelerle daha güçlü bir Avrupa oluşturmayı hedeflerken Türkiye, yıllardır bekleyen üyelik sürecine rağmen Avrupa’nın güvenliği, enerji arzı ve ekonomisinde önemli rol oynamaya devam ediyor. Ukrayna’nın savaş koşullarındaki ilerleyişi ise aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Avrupa Birliği siyasi vaatlerini somut kararlara dönüştürebilecek mi?

Avrupa Birliği, genişleme politikasında yeni bir karar aşamasına hazırlanıyor.

Avrupa Komisyonunun 4 Kasım’da yayımlaması beklenen yıllık genişleme paketi, aday ülkelerin reformlarını değerlendirecek ve üyelik müzakerelerinin bundan sonraki aşamalarına ilişkin öncelikleri belirleyecek.

Ancak bu yılki toplantıların merkezinde yalnızca aday ülkelerin performansı bulunmuyor.

Avrupa’nın kendi siyasi ve kurumsal hazırlığı da giderek daha önemli bir mesele hâline geliyor.

Ukrayna ve Moldova’nın üyelik süreçleri ilerlerken Batı Balkanlar’da yeni müzakere aşamalarına geçiliyor. Türkiye ise 1999’dan bu yana aday ülke statüsünü korumasına rağmen 2018 yılından beri fiilen durmuş bir katılım süreciyle karşı karşıya.

Bu tablo dikkat çekici bir çelişki yaratıyor.

Brüksel, genişlemeyi Avrupa’nın güvenliği ve geleceği açısından stratejik bir zorunluluk olarak tanımlıyor. Ancak Avrupa’nın savunma, enerji, ticaret ve göç yönetiminde önemli ortaklarından biri olan Türkiye ile üyelik müzakerelerini canlandıracak siyasi koşullar henüz oluşmuş değil.

Üstelik Türkiye, AB üyesi olmadan da Avrupa güvenliğine ve ekonomisine katkıda bulunuyor.

Bu nedenle 2026 genişleme tartışmalarının Ankara açısından temel sorusu, Türkiye’nin Avrupa için önemli olup olmadığı değil.

Avrupa Birliği, Türkiye’nin stratejik önemini siyasi ve kurumsal ilişkilerine ne ölçüde yansıtabilecek?

4 Kasım’daki genişleme paketi neyi değiştirebilir?

Avrupa Komisyonu her yıl aday ülkelerin siyasi ve ekonomik reformlarını inceleyen bir genişleme paketi yayımlıyor.

Bu raporlar hukuk devleti, demokratik kurumların işleyişi, kamu yönetimi, temel haklar, ekonomik rekabet ve AB mevzuatına uyum gibi alanları kapsıyor.

Ancak 2026 paketinin daha somut bir hedefi bulunuyor.

Komisyonun Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ için üyelik yolculuğunun sonraki aşamalarını gösteren yol haritaları sunması bekleniyor.

Avrupa Komisyonunun 6 Ekim 2026 tarihli açıklamasına göre amaç, aday ülkelerin reformları ile AB’nin kendi hazırlıklarını daha uyumlu hâle getirmek.

Planlanan yol haritaları, ülkelerin reform hedeflerini ve müzakere önceliklerini daha açık biçimde ortaya koyabilir.

Ancak bunların kesin üyelik tarihi anlamına gelmediğini belirtmek gerekiyor.

Bir aday ülkenin teknik kriterleri karşılaması, otomatik olarak AB üyesi olmasını sağlamıyor. Nihai karar, üye devletlerin siyasi uzlaşmasını ve katılım antlaşmasının onaylanmasını gerektiriyor.

Dolayısıyla Avrupa’nın genişleme politikasındaki temel sorun yalnızca reformların uygulanması değil, bu reformların karşılığında gerekli siyasi kararların zamanında alınabilmesi.

Türkiye açısından mesele daha da önemli.

Çünkü Ankara, Avrupa kurumlarına yakınlaşmanın ve uzun yıllar süren müzakerelerin üyeliğe ilerlemeyi tek başına garanti etmediğini çok iyi biliyor.

Türkiye’nin Avrupa yolculuğu: Altmış yılı aşan bir bütünleşme arayışı

Türkiye ile Avrupa arasındaki kurumsal ilişkiler 1959 yılına kadar uzanıyor.

1963’te Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Ankara Anlaşması imzalandı.

1987’de Türkiye tam üyelik başvurusunda bulundu.

1995’te Gümrük Birliği kararı alındı ve sistem 1996’da işlemeye başladı.

1999 yılında Türkiye resmen AB aday ülkesi olarak kabul edildi.

3 Ekim 2005’te ise üyelik müzakereleri açıldı.

Buna rağmen katılım süreci beklenen ilerlemeyi sağlayamadı.

AB Konseyinin resmî verilerine göre müzakereler 2018 yılından bu yana fiilen durmuş durumda.

Türkiye’nin üyelik görüşmelerinde 35 başlıktan yalnızca 16’sı açıldı. Sadece bilim ve araştırma başlığı geçici olarak kapatılabildi.

Bu tablo, Avrupa’nın en uzun üyelik süreçlerinden birini ortaya koyuyor.

Ancak Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri, müzakere başlıklarının açılmaması nedeniyle sona ermiş değil.

Tam tersine, iki taraf arasındaki ekonomik ve stratejik bağlar birçok alanda gelişmeyi sürdürüyor.

Dolayısıyla Ankara’nın mevcut durumunu yalnızca üyelik görüşmelerindeki durgunluk üzerinden değerlendirmek, ilişkinin gerçek boyutunu açıklamakta yetersiz kalıyor.

Peki Türkiye neden üyeliğe yaklaşamıyor?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok.

Avrupa Komisyonu, Türkiye’de yargı bağımsızlığı, demokratik kurumların işleyişi ve temel haklar konularında önemli sorunlar bulunduğunu savunuyor.

Komisyonun 2025 Türkiye Raporu, özellikle hukuk devleti ve yargı reformlarında ilerleme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Avrupa Parlamentosu da Haziran 2026’da kabul ettiği değerlendirmede, bu alanlarda somut ilerleme olmadan üyelik müzakerelerinin canlandırılamayacağını belirtti.

Bunun yanında Kıbrıs sorunu ve Ankara Anlaşması’nın ek protokolünün bütün AB üyelerine uygulanmasına ilişkin anlaşmazlıklar da süreci etkiliyor.

Bu meseleler gerçek ve çözüm gerektiren sorunlar.

Ancak Avrupa Birliği’nin kendi iç siyasi ayrılıkları, ikili anlaşmazlıklar ve üyelik konusundaki farklı ulusal öncelikleri de genişleme sürecini karmaşıklaştırıyor.

Türkiye’nin reform yükümlülükleri bulunması, Avrupa’nın siyasi karar alma kapasitesinin sorgulanamayacağı anlamına gelmiyor.

Aday ülkelerin önüne açık koşullar koymak kadar, bu koşullar karşılandığında sürecin nasıl ilerleyeceğini öngörülebilir hâle getirmek de AB’nin sorumluluğu.

Avrupa’nın Türkiye’ye neden ihtiyacı var?

Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkileri yalnızca adaylık sürecine dayanmıyor.

Türkiye, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde, enerji güzergâhlarında, sanayi tedarik zincirlerinde ve bölgesel diplomasisinde önemli bir konuma sahip.

Bu nedenle Ankara’nın rolünü yalnızca gelecekteki olası üyeliği üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor.

Türkiye, AB’nin dışında kalsa da Avrupa’nın stratejik ihtiyaçlarının bir bölümüne bugün katkı sağlayan bir ülke.

Savunma: Avrupa güvenliği yalnızca AB sınırları içinde sağlanmıyor

Türkiye, 1952 yılından bu yana NATO üyesi.

Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’ya yakın coğrafi konumu, ülkeyi Avrupa-Atlantik güvenlik sisteminin önemli aktörlerinden biri hâline getiriyor.

Türkiye’nin savunma sanayisi de son yıllarda insansız sistemler, elektronik harp, askerî denizcilik, zırhlı araçlar ve mühimmat teknolojileri gibi alanlarda gelişti.

Bu kapasite, Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde daha fazla önem kazanıyor.

NATO’nun AB ile ilişkilerine dair açıklamalarında, Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO müttefiklerinin AB savunma çalışmalarına mümkün olduğunca geniş katılımının önemli olduğu vurgulanıyor.

Bu açıklama Türkiye açısından doğrudan anlam taşıyor.

Ankara NATO’nun askerî planlama ve güvenlik sistemine dahil, ancak Avrupa Birliği’nin savunma sanayisine ilişkin karar mekanizmalarının dışında.

Bu durum, Avrupa savunma projelerinde siyasi üyelik ile fiilî güvenlik katkısı arasında bir uyumsuzluk yaratabiliyor.

Türkiye de bu konuda daha kapsayıcı bir Avrupa savunma iş birliği modeli çağrısında bulunuyor.

Nisan 2026’da Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye gibi AB dışındaki NATO müttefiklerinin Avrupa savunma girişimlerinden dışlanmasının güvenlik açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Bu tartışmanın özü oldukça açık:

Avrupa, savunma kapasitesini büyütmek istiyorsa Türkiye’nin mevcut askerî ve endüstriyel imkânlarını dikkate almak zorunda.

Ancak stratejik iş birliğinin kapsamı, üyelik statüsünün yanı sıra programların kurallarına, güvenlik standartlarına ve ilgili devletlerin siyasi kararlarına bağlı olmaya devam ediyor.

Enerji: Türkiye olmadan Avrupa’nın çeşitlendirme stratejisi eksik kalabilir

Avrupa’nın enerji güvenliğinde Türkiye’nin rolü en az savunma alanındaki kadar önemli.

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş, Avrupa ülkelerini doğal gaz tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye yöneltti.

Bu süreçte Hazar Bölgesi’nden Avrupa’ya ulaşan alternatif güzergâhların önemi arttı.

Bunların başında Güney Gaz Koridoru geliyor.

Avrupa Komisyonunun enerji güvenliği verilerine göre bu sistem, Azerbaycan’dan başlayarak Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan yaklaşık 3.500 kilometrelik bir altyapıya dayanıyor.

Koridorun önemli bileşenlerinden biri, Türkiye topraklarından geçen Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP).

Bu hat, Trans Adriyatik Boru Hattı (TAP) üzerinden Yunanistan, Arnavutluk ve İtalya’ya uzanan doğal gaz taşımacılığının parçası.

Türkiye’nin stratejik değeri yalnızca bir boru hattına ev sahipliği yapmasından kaynaklanmıyor.

Ankara, LNG ithalat kapasitesini genişletiyor, farklı üretici ülkelerle anlaşmalar geliştiriyor ve bölgesel gaz ticaretinde daha etkin bir konum elde etmeyi hedefliyor.

Avrupa açısından bu gelişmeler, tek bir tedarikçiye bağımlılığın azaltılmasına yardımcı olabilir.

Türkiye açısından ise yeni ticaret, transit, depolama ve enerji altyapısı fırsatları doğurabilir.

Elbette Türkiye, Avrupa’nın bütün enerji ihtiyacını tek başına karşılayabilecek bir ülke değil.

Ancak Avrupa’nın enerji çeşitlendirme stratejisinde Türkiye üzerinden geçen mevcut altyapı önemli bir unsur.

Dolayısıyla Brüksel’in Ankara ile enerji alanında daha yakın iş birliği geliştirmek istemesi, yalnızca siyasi bir tercih değil; somut altyapı ve arz güvenliği ihtiyaçlarıyla da bağlantılı.

Ekonomik gerçek: Avrupa ile Türkiye zaten birbirine bağlı

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişki, üyelik müzakerelerindeki durgunluğa rağmen büyümeye devam ediyor.

Avrupa Komisyonunun ticaret verilerine göre iki taraf arasındaki mal ticareti 2025 yılında 217,6 milyar avroya ulaştı.

Türkiye, AB’nin dünya genelindeki beşinci büyük mal ticareti ortağı konumunda.

Avrupa Birliği ise Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı.

Türk otomotiv sanayisi, makine üreticileri, elektrikli ekipman şirketleri ve diğer ihracatçılar Avrupa pazarına yoğun biçimde bağlı.

Bu tablo, iki tarafın ekonomik ilişkilerinin siyasi anlaşmazlıklara rağmen ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Ancak bağımlılığın derecesi aynı değil.

AB, Türkiye’nin toplam mal ticaretinde yüzde 36’nın üzerinde paya sahipken Türkiye, AB’nin dünya ile mal ticaretinin yaklaşık yüzde 4,2’sini oluşturuyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa pazarına ekonomik bağımlılığı hâlâ çok önemli.

Buna karşılık savunma, enerji ve bölgesel güvenlik gibi alanlarda Avrupa’nın Türkiye ile iş birliği ihtiyacı farklı bir stratejik ağırlık yaratıyor.

İlişkinin ekonomik ve güvenlik boyutları aynı kefeye konulamaz. Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyaç büyürken Ankara’nın Avrupa pazarına ekonomik bağımlılığı da sürüyor.

Bu karşılıklı bağımlılık, üyelik sürecindeki tıkanıklığın iki taraf açısından da maliyetleri bulunduğunu gösteriyor.

Göç ve bölgesel güvenlik: Türkiye Avrupa’nın sınırları dışında da rol oynuyor

Avrupa ile Türkiye arasındaki bir diğer önemli iş birliği alanı göç yönetimi.

2016 yılında kabul edilen AB–Türkiye Mutabakatı, Doğu Akdeniz üzerinden gerçekleşen düzensiz göçün yönetilmesinde temel çerçevelerden biri oldu.

AB Konseyine göre anlaşma sonrasında bu güzergâhtaki düzensiz geçişler önemli ölçüde azaldı.

Türkiye, uzun yıllardır milyonlarca mülteciye ve yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapıyor.

Bu durumun ekonomik, sosyal ve kamu hizmetlerine ilişkin maliyetleri bulunuyor.

AB ise Türkiye’deki mültecilere ve ev sahibi topluluklara yönelik çeşitli finansman programları yürütüyor.

Ancak Avrupa ile Türkiye arasındaki göç iş birliğinin üyelik müzakerelerinden ayrı tutulması önemli bir tartışma yaratıyor.

Ankara açısından Avrupa ile ilişkilerin yalnızca göçün kontrolü, sınır güvenliği ve kriz yönetimi üzerinden tanımlanması yeterli değil.

Türkiye’nin ekonomik ve siyasi beklentileri de bulunuyor.

Avrupa açısından ise Türkiye ile iş birliğinin zayıflaması, göç yönetimi ve bölgesel istikrar alanlarında ek zorluklar doğurabilir.

Bu nedenle iki tarafın ilişkilerinde karşılıklı yükümlülükleri daha açık biçimde tanımlaması gerekiyor.

Ukrayna örneği: Avrupa hızlı ilerleyebiliyor, ancak üyelik hâlâ garanti değil

Türkiye’nin uzun üyelik süreciyle karşılaştırıldığında Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile yakınlaşması oldukça hızlı ilerliyor.

Ukrayna, 2022 yılında aday ülke statüsü aldı.

2024’te katılım müzakereleri resmen başladı.

Ekim 2026 itibarıyla altı müzakere kümesinden dördü açılmış durumda.

AB Konseyinin 13 Ekim 2026 tarihli açıklamasına göre son toplantıda iç pazar ile rekabetçilik ve kapsayıcı büyüme kümelerinde müzakereler başlatıldı.

Bu ilerleme önemli.

Ancak Ukrayna’nın üyeliğinin kesinleştiği anlamına gelmiyor.

Kalan müzakere aşamalarının tamamlanması, hukuk devleti ve yolsuzlukla mücadele reformlarının uygulanması ve bütün AB üyelerinin siyasi uzlaşmaya varması gerekiyor.

Ukrayna, Rusya’nın geniş çaplı saldırısı altında Avrupa ile bütünleşmeye çalışıyor.

Ülkenin savunma tecrübesi de Avrupa güvenliği açısından yeni bir önem kazandı.

Örneğin Avrupa Komisyonu, Temmuz 2026’da AB–Ukrayna Drone İttifakı’nı başlattı. Bu girişim, Ukraynalı ve Avrupalı şirketlerin insansız sistemler ve karşı-drone teknolojileri üzerinde ortak çalışmalarını geliştirmeyi amaçlıyor.

Ancak savaş koşullarındaki Ukrayna’nın Avrupa güvenliğine katkısı, üyeliğin siyasi ve hukuki koşullarını ortadan kaldırmıyor.

Bu durum Türkiye açısından da tanıdık bir çelişkiyi hatırlatıyor.

Bir ülke Avrupa’nın güvenliğine önemli katkı sağlayabilir, ancak bu katkı tek başına Avrupa Birliği üyeliğini garanti etmez.

Türkiye’nin NATO’daki uzun deneyimi ve Ukrayna’nın savaş sırasında ortaya koyduğu savunma kapasitesi, bu ayrımı farklı biçimlerde gösteriyor.

Türkiye ile Ukrayna’nın ortak çıkarları

Türkiye ve Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkileri birbirinden farklı.

Türkiye’nin adaylık geçmişi çok daha uzun, Avrupa ekonomisiyle bütünleşmesi daha eski.

Ukrayna ise Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerini savaş koşullarında sürdürüyor.

Ancak iki ülkenin bazı stratejik çıkarları örtüşüyor.

Karadeniz güvenliği bunların başında geliyor.

Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi kapsamında Karadeniz’e savaş gemilerinin geçişini düzenleyen önemli yetkilere sahip.

Ukrayna ise Karadeniz’deki güvenlik ortamından doğrudan etkilenen devletlerden biri.

Bu nedenle deniz ulaşımı, liman güvenliği, ticaret koridorları ve bölgesel istikrar Ankara ile Kyiv arasında ortak çalışma alanları oluşturuyor.

Savunma sanayisinde de tamamlayıcı kabiliyetler bulunuyor.

Türk şirketlerinin insansız hava araçları konusundaki deneyimiyle Ukrayna’nın motor teknolojileri ve savaş koşullarında geliştirdiği sistemler bazı projelerde bir araya gelebiliyor.

Örneğin Baykar’ın AKINCI ve KIZILELMA programlarında Ukrayna üretimi motorların kullanılması, iki ülke arasındaki teknolojik iş birliğinin somut örneklerinden.

Ukrayna’nın Avrupa savunma ve sanayi sistemleriyle daha yakın bütünleşmesi, gelecekte Türkiye–Ukrayna ortak projeleri için de yeni fırsatlar oluşturabilir.

Ancak bu fırsatların gerçekleşmesi, Avrupa’nın savunma programlarına ilişkin kurallarına, şirketlerin uygunluğuna ve siyasi kararlara bağlı.

Dolayısıyla Ukrayna’nın üyeliğe yaklaşması, Türkiye açısından mutlaka yeni bir rakibin ortaya çıkması anlamına gelmiyor.

Doğru koşullarda Karadeniz güvenliğinin güçlenmesi, ticaret bağlantılarının gelişmesi ve ortak sanayi yatırımlarının artması her iki ülkeye de yarar sağlayabilir.

Avrupa’nın iç çelişkileri: Genişleme isteyen Birlik neden karar almakta zorlanıyor?

Avrupa Birliği’nin genişleme sürecindeki sorunlar yalnızca aday ülkelerden kaynaklanmıyor.

Yeni üyelerin kabul edilmesi, AB’nin bütçesini, siyasi temsil sistemini ve ekonomik politikalarını doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle mevcut üyeler genişleme konusunda farklı önceliklere sahip.

Bazı hükümetler genişlemeyi Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesi açısından gerekli görüyor.

Diğerleri ise maliyetler, göç, tarım politikaları veya ulusal siyasi dengeler konusunda kaygılar taşıyor.

Bütçe ve tarım

Yeni üyelerin kabulü, Avrupa Birliği’nin tarım ve bölgesel kalkınma fonlarının dağılımını değiştirebilir.

Özellikle Ukrayna’nın büyük tarımsal üretim kapasitesi, mevcut AB çiftçileri açısından rekabet kaygıları yaratıyor.

Ancak burada yalnızca Ukrayna söz konusu değil.

Batı Balkan ülkelerinin altyapı yatırımları, Moldova’nın ekonomik uyumu ve gelecekte Türkiye gibi büyük bir ekonominin üyeliğinin doğurabileceği kurumsal ihtiyaçlar da genişleme planlamasının farklı boyutları.

Avrupa Komisyonunun 6 Ekim tarihli genişleme öncesi politika değerlendirmesi, bütçe, yönetişim, politikalar ve ortak değerler alanlarında uyarlamalar yapılmasını öneriyor.

Bu çalışmalar, genişlemenin yalnızca aday ülkelerin mevzuat değiştirmesinden ibaret olmadığını ortaya koyuyor.

AB’nin de kendi kaynaklarını ve karar alma mekanizmalarını yeni koşullara hazırlaması gerekiyor.

Üye devletler arasındaki görüş ayrılıkları

Genişleme sürecinde önemli kararların oybirliğiyle alınması, tek bir üye devletin itirazının müzakereleri uzun süre geciktirebilmesine yol açabiliyor.

Bu durum özellikle ikili siyasi anlaşmazlıkların üyelik sürecine taşındığı dönemlerde sorun yaratıyor.

Avrupa Birliği, aday ülkelerden kapsamlı reformlar beklerken kendi siyasi anlaşmazlıklarını çözemediğinde genişleme politikasının güvenilirliği tartışmaya açılıyor.

Türkiye’nin uzun süredir durmuş müzakereleri, bu sorunun tarihsel örneklerinden biri.

Ukrayna ve Moldova’nın üyelik süreçlerinde ise Avrupa’nın bugün benzer siyasi tıkanıklıkları nasıl yöneteceği önem kazanıyor.

Oybirliği yerine nitelikli çoğunluk çözüm olabilir mi?

Avrupa Komisyonunun 2026 yılında sunduğu önemli önerilerden biri, üyelik müzakerelerinin bazı ara aşamalarında nitelikli çoğunluk yöntemi kullanılması.

Mevcut uygulamada müzakere kümelerinin açılması gibi birçok önemli adım üye devletlerin oybirliğine dayanıyor.

Bu durum, reformların tamamlanmasına rağmen siyasi kararların gecikmesine neden olabiliyor.

Komisyon, müzakere kümelerinin açılması ve bazı ara kararlar için nitelikli çoğunluğun değerlendirilmesini öneriyor.

Böylece belirli kararlar, bütün üyelerin aynı anda onay vermesi gerekmeksizin alınabilir.

Ancak bu öneri henüz kabul edilmiş bir kural değil.

Üstelik nihai üyelik kararı için oybirliği gerekliliği devam edecek.

Dolayısıyla amaç, adayların reform kriterlerini gevşetmek değil, müzakere sürecindeki bazı prosedürel engelleri azaltmak.

Bu yaklaşım Türkiye açısından da önemli bir tartışma yaratıyor.

Eğer Avrupa Birliği gelecekte daha öngörülebilir bir genişleme süreci oluşturmak istiyorsa teknik ilerlemenin siyasi pazarlıklarla sürekli kesintiye uğramasını önleyecek yöntemler geliştirmesi gerekiyor.

Ancak nitelikli çoğunluk tek başına Türkiye’nin üyelik müzakerelerini canlandırmayacak.

Hukuk devleti, Kıbrıs ve diğer siyasi meselelerde ilerleme gerekliliği devam edecek.

Avrupa’nın Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir modele ihtiyacı var mı?

Türkiye’nin üyelik müzakerelerindeki durgunluk, iki taraf arasındaki iş birliğinin tamamen durduğu anlamına gelmiyor.

Enerji, ticaret, savunma, göç ve bölgesel güvenlik alanlarında ortak çıkarlar bulunuyor.

Ancak mevcut ilişki modelinin önemli sınırlamaları da var.

Türkiye, Avrupa ekonomisinin büyük tedarik ortaklarından biri olmasına rağmen AB’nin karar alma mekanizmalarına katılmıyor.

Avrupa’nın güvenlik sisteminde önemli rol oynasa da AB savunma programlarına erişimi çeşitli siyasi ve hukuki koşullara bağlı.

Enerji altyapısında stratejik bir ülke olmasına rağmen üyelik müzakerelerinde ilerleme sağlanamıyor.

Bu nedenle Türkiye–AB ilişkilerinin geleceğinde yalnızca katılım müzakerelerinin yeniden başlatılması değil, Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, vize süreçlerinin kolaylaştırılması ve savunma sanayisinde daha düzenli iş birliği gibi alanlar da önem taşıyor.

Bununla birlikte bu alanlarda ilerleme, tam üyeliğin yerini tutmak zorunda değil.

Ankara’nın adaylık statüsü devam ediyor ve üyelik hedefi resmî ilişkilerin parçası olmayı sürdürüyor.

Avrupa açısından ise Türkiye ile stratejik ortaklığı güçlendirmek, yeni üyelik görüşmelerini canlandırmaktan bağımsız olarak da önem taşıyor.

Brüksel’in önündeki temel tercih, Türkiye’yi yalnızca belirli krizlerde ihtiyaç duyulan bir ortak olarak mı göreceği, yoksa uzun vadeli Avrupa güvenliği ve ekonomik bütünleşmenin önemli aktörlerinden biri olarak mı değerlendireceği.

Avrupa Türkiye’ye, Türkiye Avrupa’ya ne kadar bağımlı?

Bu soruya tek bir rakamla cevap vermek mümkün değil.

Ticaret açısından Avrupa Birliği’nin Türkiye için ağırlığı çok büyük.

AB, Türkiye’nin başlıca ihracat pazarı ve önemli yatırım kaynaklarından biri.

Bu nedenle Avrupa pazarındaki gelişmeler Türk üreticileri ve ihracatçıları doğrudan etkiliyor.

Ancak güvenlik ve coğrafya açısından tablo farklı.

Avrupa, Karadeniz’in güvenliğini, Güney Gaz Koridoru’nu, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri ve bölgesel göç hareketlerini Türkiye’den tamamen bağımsız biçimde yönetemiyor.

Ankara’nın NATO üyeliği ve savunma sanayisi kapasitesi de Avrupa’nın askerî planlamasında önemli yer tutuyor.

Bu durum Türkiye’ye diplomatik hareket alanı sağlıyor.

Ancak stratejik önem, her konuda sınırsız pazarlık gücü anlamına gelmiyor.

Türkiye’nin de Avrupa ile ticaretini, yatırımlarını ve teknolojik ilişkilerini korumaya ihtiyacı bulunuyor.

Bu nedenle daha isabetli değerlendirme şu:

Avrupa’nın güvenlik ve enerji alanlarında Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç giderek daha görünür hâle gelirken Türkiye’nin Avrupa ekonomisiyle derin bütünleşmesi iki tarafı karşılıklı iş birliğine bağlıyor.

Bu karşılıklı ilişki, üyelik sürecinin belirsizliğinin neden yalnızca Türkiye’nin sorunu olmadığını da açıklıyor.

Sonuç: Genişleme, Avrupa’nın kendi stratejik sınavı

Avrupa Komisyonunun 4 Kasım’da açıklayacağı genişleme paketi, aday ülkelerin reform çalışmalarını değerlendirmek ve sonraki müzakere aşamalarını belirlemek açısından önemli.

Ukrayna ve Moldova’nın üyelik süreçlerinde ilerleme kaydedilmiş olması, Avrupa’nın siyasi koşullar uygun olduğunda somut kararlar alabildiğini gösteriyor.

Ancak müzakere kümelerinin açılmasıyla üyeliğin tamamlanması arasında uzun ve karmaşık bir süreç bulunuyor.

Türkiye’nin deneyimi ise bu gerçeğin çok daha eski bir örneği.

Ankara, Avrupa ile bütünleşme yolunda onlarca yıl geçirmesine rağmen üyelik müzakerelerinde ilerleme sağlayamıyor.

Bu durumun nedenleri arasında Türkiye’nin yerine getirmesi gereken reformlar ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar bulunuyor.

Ancak Avrupa Birliği’nin genişleme konusundaki kurumsal ve siyasi sınırlamaları da göz ardı edilemez.

Bugün Avrupa’nın stratejik ihtiyaçları geçmiştekinden farklı.

Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi, savunma sanayisinin güçlendirilmesi, Karadeniz güvenliği ve bölgesel istikrar daha fazla önem taşıyor.

Türkiye bu alanların tamamında rol oynuyor.

Ukrayna’nın Avrupa ile bütünleşmesi de Karadeniz güvenliği ve savunma teknolojileri açısından Türkiye için yeni iş birliği imkânları yaratabilir.

Dolayısıyla Avrupa’nın genişlemesi, yalnızca yeni üyelerin kabul edilmesiyle ilgili değil.

Aynı zamanda Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini, ekonomik bağlantılarını ve siyasi karar alma kapasitesini yeniden değerlendirmesi anlamına geliyor.

Avrupa Birliği’nin gerçek sınavı artık yalnızca Türkiye ve diğer aday ülkelerden reform talep etmek değil, kendi siyasi vaatlerini somut, tutarlı ve cesur kararlara dönüştürebilmek.

Türkiye, Avrupa’nın güvenliği, enerji arzı ve ekonomik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik ortak olmaya devam ediyor. Ancak bugün Avrupa’nın güvenliğini savunmak için en ağır bedeli ödeyen ülke Ukrayna. Rusya’nın saldırılarına karşı yalnızca kendi bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü değil, Avrupa’nın dayandığı egemenlik ve uluslararası hukuk ilkelerini de savunuyor.

Bu nedenle Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliği artık yalnızca bir genişleme politikası meselesi değil, Avrupa’nın siyasi olgunluğunun, kararlılığının ve kendi değerlerine bağlılığının sınavı hâline gelmiş durumda. Brüksel’in önündeki asıl görev, Ukrayna’nın reformlarını tamamlamasını desteklerken kendi iç anlaşmazlıklarını aşmak ve üyelik perspektifini inandırıcı, uygulanabilir bir sürece dönüştürmek.

Avrupa, kendisini savunmak için ağır bedeller ödeyen bir ülkeye verdiği sözleri yerine getirecek siyasi iradeyi gösteremezse, diğer aday ülkelerden Avrupa projesine koşulsuz güven duymalarını beklemesi de giderek zorlaşacak.

Türkiye ise bu süreci yakından izliyor. Ankara, Avrupa ile bütünleşme yolunda onlarca yıl geçirmiş, buna rağmen üyelik kapısında beklemeye devam etmiş bir ülke. Ancak güçlü ekonomisi, savunma sanayisi, diplomatik ağırlığı ve stratejik konumuyla Türkiye’nin geleceği yalnızca Brüksel’in vereceği kararlara bağlı değil.

Avrupa Birliği önce Ukrayna konusunda kendi değerlerine ve vaatlerine ne kadar sadık olduğunu bütün dünyaya göstermeli. Ardından Türkiye’de böyle bir Birliğin, kendisi gibi güçlü ve köklü bir ülkeyi üyeleri arasında bulundurmayı gerçekten hak edip etmediğine karar verebilir.

İlgili Haberler